BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS

14 Mart 2010 Pazar

NINE


Bugün çok uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım. Bir müzikal seyrettim. Hem de 4 dalda Oscar adayı olan bir film.Aslında bu filme girmeden önce çok cazip seçeneklerimiz vardı. Filmi seçmemizin en önemli nedeni Nicole Kidman oldu. Oysa kadro o kadar kalabalık ve başarılı ki, çok emek verilmiş belli.
Kadro şöyle:
Daniel Day-Lewis (Guido Contini)
Penélope Cruz (Carla Albanese)
Marion Cotillard (Luisa Contini)
Nicole Kidman (Claudia Nardi)
Ricky Tognazzi (Dante)
Judi Dench (Lily)
Sophia Loren (Anne)
Giuseppe Cederna (Fausto)
Giuseppe Spitaleri (Genç Guido)
Kate Hudson (Stephanie Necrophuros)
Elio Germano (Pierpaolo)
Roberto Nobile (Jaconelli)


Federico Fellini'nin ünlü Sekiz Buçuk filminin Hollywood versiyonu. olan film,GUIDO CONTINI (Daniel Day-Lewis) adlı yönetmenin yaşadığı bunalımı anlatıyor..

Aslında çok sevilen bir insan, ama insanların ilgisinden bıkmış. Kendisinden nefret ediyor. Hatta koyu renk gözlüklerle ve sakal bırakarak dolaşıyor insanların arasında.Kaldığı otele başka bir isimle kayıt oluyor. Tanınmak istemiyor. Basın toplantısından kaçıyor. Kendisine olan inancını yitirmiş, orta yaş krizine girmiş bir erkek portresini canlandırıyor. Etrafında onlarca kadın var. Hepsinin farklı bir yeri var hayatında. Annesi,eşi, sevgilisi, ilham perisi,yardımcısı, aktrisler, gazeteciler ve diğerleri… O kadınlarla ilişkileri filmi oluşturuyor. . Hepsi ayrı bir film olabilir. Çocukluğu onu hiç yalnız bırakmıyor. Annesiyle olan garip ilişki yüzünden olsa gerek. “Başkaları sever mi seni benim kadar” diyen, “Sen hep benim olacaksın, bunu hiç unutma” diyen annesini hiç unutmuyor. Devamlı hayal gördüğü için ne hayal ne gerçek bazen zorluk çekiyor insan anlamakta. Hem çok mutlu, hem çok mutsuz. Çok sağlıksız bir ortamda yaşıyor. Çok sigara içiyor. Üstelik hep birisinden sigara istiyor. Öyle abartmışlar ki elinde sigara varken bile sigara dileniyor. Uyuyamıyor. Bu yüzden devamlı yorgun ve bitkin. Nefes alamıyor. Öleceğine inanıyor. İşte böyle...Bir devin çöküşünü ve karısını tekrar kazanma çabasını izliyoruz film boyunca. Erkeklerin ömür boyu çocuk kaldığı söylenir ya, Guido Contini de çocukluk haliyle birlikte yaşıyor. Hep yapttığı işlere onay almak istiyor. Hiç büyüyememiş çünkü yanlış yetiştirilmiş.

Defalarca seyredilmesi gereken bir film. Neden mi? O kadar çok olay ve karakter var ki... Hepsi ayrı, ayrı irdelenmeli. Özellikle dans şovları öylesine etkileyici ki, mutlaka gidip seyredin. Sakın kaçırmayın.

Nicole Kidman (Claudia Nardi) Çok kısa bir süre sahnede olmasına rağmen, bir görünüp bir kaybolsa da söylediği şarrkılarla seyirciyi bir kez daha kendine bağlıyor. (http://fizy.com/s/1cyxcd unusual way)

Marion Cotillard yönetmenin karısı rolünde. O da son derece başarılı. Kocasının her kadına kendisine davrandığı gibi davrandığını görünce ona teşekkür etttiği sahne unutulmaz.Söylediği iki şarkıyı da mutlaka dinleyin.


(http://www.youtube.com/watch?v=3Scm2dlDg-g&feature=related take it all


http://fizy.com/s/1d28k9 my husband makes movies)


Penélope Cruz (Carla Albanese) yönetmenin sevgilisi. Ondan vazgeçemiyor. Ona tutkuyla bağlı. Çok güzel rol yapıyor.

Kate Hudson (Stephanie Necrophuros) hem dansına, hem de saçlarına bayıldım.




Fragmanı seyretmek için:http://www.youtube.com/watch?v=o9dLPYD3Nu4

Eğer filmde oynayan sanatçılarla yapılmış röportajı seyretmek isterseniz:http://www.youtube.com/watch?v=g9jJG2XEO8g&feature=related



Filmde bol miktarda İtalya manzarası var. En kısa zamanda İtalya'yı görebilmek dileğiyle....

12 Mart 2010 Cuma

BİRLİKTE DÜŞÜNELİM ÖYLEYSE


Modern felsefenin babası olarak kabul edilen Descartes, diğer filozoflar gibi kuşku doluydu ama yaşamda bir kesinlik olmasını gerçekten çok istiyordu.

Matematiğin kesinliğinden ve güvenirliğinden etkilendi. O zamana kadar ne öğrendiyse her şeyi reddetti ve kendi aklının gücünde kesinlik aramaya başladı. Doğruluğuna güvenilecek bir bilgi sistemine ulaşmaya çalışırken Tanrı'yı, Kiliseyi, Aristoteles'i ve kendisinden önce yaşamış diğer filozofları hatta antik edebiyatı bile bir kenara bıraktı.
Bir gece bir rüya gördü. O rüya sayesinde bilginin ancak insan aklının kendisinden geleceğine inandı.Bundan sonra açık seçik ve belirgin olmayan fikirleri kabul etmedi. Her sorunu çözebilmek için gerekli sayıda parçalara böldü. Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıraladı. Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etti. Duyularımızın bazen bizi aldattığını ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark etti. Kuşku duymadığı tek şey bir şey düşünüyor olmasıydı. Rüya gördüğünü, kendisiyle alay edildiğini ya da bir bedeni olmadığını bile düşünse, düşünüyordu ya.İşte bulmuştu sonunda "Düşünüyorum öyleyse varım" diye haykırdı. Bu buluşundan çok mutlu olan Descartes şöyle yazdı defterine: " Bunu tereddüt etmeden felsefenin ilk ilkesi olarak kabul edebileceğime karar verdim."
Bundan sonra Descartes varlığın özünün düşünce ve zihnin bedenden ayrı olduğunu varsaymaya başladı.

Ne var ki Descartes'ın elde ettiği tek şey, düşünen şey fikriydi. Bir şeyin dış dünyayı bilebileceğini açıkça ortaya koyamamıştı. Aldanmadığını göstermek için, Tanrı'nın varlığını kanıtlamalıydı.

Şunların tek garantisi Tanrı olabilirdi:
1) Açık seçik ve belirgin fikirlerimiz doğrudur.
2) Muzip bir şeytan tarafından aldatılmıyoruz. DIV
>

Descartes'e göre 'mükemmel Tanrı fikrinin bir nedeni olmalıydı. Bu neden bizim gibi kusurlu varlıklar olamazdı.
Öyleyse Tanrı'nın mükemmelliği fikrinin nedeni Tanrı'nın kendisiydi.
Bir kez Tanrı'nın varlığı kanıtlandıktan sonra, her şey yokuş aşağı yuvarlanmaya başladı.
Zihinle bedenin birbirinden farklı olduğunu söyleyen Descartes, bunların nasıl olup da mükemmel bir uyum içinde bir arada bulunduklarını açıklamak zorundaydı.
Descartes, zihinle bedenin ikisinin de doğru zamanı gösteren iki saat gibi işlediği sonucuna ulaştı.

Düşünmek yalnızca insanlara verilmiş bir yetenek. Belki de insanları birbirinden ayıran en önemli özellik. Sen de düşünüyorsun. Ben de düşünüyorum. Biz olabilmek için aynı şeyleri düşünmemiz gerekiyor çoğu zaman. Seni; belki de en çok düşüncelerime saygı gösterdiğin için seviyorum. Benimle aynı fikirde olmadığın zamanlarda bile sabırla beni dinlediğin ve anlamaya çalıştığın için. Aslında belki de zekama güvendiğin için bu kadar önem veriyorsun fikirlerime. Yanlış düşündüğüm zamanlarda ise, inatla sarılsam da inandıklarıma bana bilgiçlik taslaman çok hoşuma gidiyor. Seni bu kadar çok sevmemin diğer bir nedeni genelde öngörülerinde haklı olman. Bu da demek ki senden öğreneceğim çok şey var hala. Belli mi olur belki de ben de sana bir şeyler öğretirim ya da yaşadıkça birlikte öğreniriz hayatı...
STRONG
>DIV>

5 Mart 2010 Cuma

EMPATİ NEDİR SENCE?


Hayatta nereye baktığımızın değil,
ne gördüğümüzün değeri varsa...
Asıl önemli olan bir şeye, bir yere, bir canlıya
nasıl ve neden baktığımızsa...
Gelip geçmemek, durup bakmak gerek...
Bakıyorsak görmek, görmesini bilmek gerek...
Ve bakmak sadece şekli görmek demek değil.
Bakınca hayatın kandırmacalarının ötesine geçmek gerek...
Güzellikleri görmek, fırsatları yakalamak demek
Çirkinliklerden ders almak, doğruluktan ayrılmamak demek
Baktığını görmek ; düşünmek ve dünyayı yeniden yaratmak demek!
Doğru görebilmek için sevmek ve değer vermek gerek.

Sen nereden bileceksin sevdiklerimin değerini ,
Oysa bir de benim gözümle görsen benim gördüklerimi.
Beni hissetmen için ; sana gösterdiklerimi görmen,
anlattıklarımı duyman ve duyduklarını anlaman gerek...
Kendini benim yerime koyarak,
Her şeyi doğru yorumlaman gerek...
Anladın diyelim yetmez!
Bana hak vermen gerek.

2 Mart 2010 Salı

HELEN KELLER



Okumadıysanız veya unuttuysanız size anlatayım. Ben çok küçükken İstanbul’da yatılı okulda okurken okumuştum.Hayran kalmıştım hayat hikayesine. Ne zaman başım sıkışsa veya hayat zorlaşsa benim için; hatırlar, avunurum.


1879 günü Alabama' da küçük bir kasabada sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş Helen Keller, iki yaşından küçükmüş ateşli bir hastalık sonucu görme, işitme ve konuşma kabiliyetini yitirdiğinde. Bu durumu kabullenemeyen Helen çok huysuz ve geçimsiz bir çocuk olmuş. Helen 6 yaşındayken Charles Dickens'in 'Amerikan Notları' adlı eserini okuyan annesi, başka bir kör ve sağır çocuk olan Laura Bridgman için yapılanlardan etkilenmiş. Bunun üzerine bir uzman doktorla görüşmeye gittiğinde Helen'in bir daha asla görme ve duyma kabiliyetine kavuşamayacağı söylenmiş kendisine. Ancak çocuğun eğitilebileceğini belirtip, bunun için sağır çocuklarla çalışan bir uzmanla görüşmelerini önermiş. Helen'in ailesi Graham Bell ile görüşmüş. Graham Bell, telefonun icadından sonra kendisini sağır çocukları eğitmeye adamış. Bell, aileye bir öğretmen bulabileceklerini belirtmiş. Böyle tanışmışlar Helen’ın hayatını değiştiren öğretmeni AnneSullivan ile . Kendisi de çok az görme yeteneğine sahip olan ve aynı kurumda eğitim görmüş bulunan Anne Sullivan, Hellen'a okuma – yazmayı öğretmiş ve normal bir eğitim almasını sağlamış. Helen öğrenmeye , yaşamının ilk on dokuz ayında zihninde yer etmiş "su" kelimesi ile başlamış. Öğretmeni Anne Sullivan, Hellen'i bir su pompasının yanına götürüp elini suya tutmuş ve hemen ardından eline "su" kelimesini yazmış. Bu ilk kelimeyi takip eden bir kaç saat içinde Helen, 30 yeni kelime daha öğrenmeyi başarmış. Perkins Enstitüsü, Hellen'in başarılarını kamuoyuna duyurduğunda Helen Keller, tüm dünyada tanınan bir kişi olmuş. 1890'dan itibaren konuşma dersleri almaya başlamış, ancak çok çabalamasına ve farklı kişilerle birlikte farklı teknikler deneyerek çalışmasına rağmen , sadece Anne ve birkaç yakınının anlayabileceği sesler çıkarabilmiş, o kadar. Helen, Massachusetts'da körler okulunda, New York'ta sağırlar okulunda okuduktan sonra eğitimini Massachusetts'da, Anne ile birlikte 1896'da gittiği Cambridge School for Young Ladies adlı okulda sürdürmüş. 1900'de ise günümüzde Harvard Üniversitesi ile birleşmiş olan, kadınların devam ettiği Radcliffe College adlı yüksek öğrenim kurumuna devam etmiş. Eğitimi boyunca ve yaşamının geri kalanında yanında hep Anne Sullivan varmış. Bu okuldaki zorlu çalışma, Anne'nin gözlerinin daha da bozulmasına yol açmış. Helen, 1904 yılında mezun olduğunda lisans derecesi alan ilk kör-sağır kişi ünvanını kazanmış. Resmi eğitimi burada bitse de, hayatı boyunca pek çok üniversiteden onursal doktora derecesi almış. Üniversite eğitimi sırasında Helen, hayat hikayesini kaleme almış. Bu kitabı 1903'te yayımlanmış. Başlangıçta çok satılmasa da "Hayatımın Hikayesi"adlı bu kitap, sonradan bir klasik haline gelmiş. Kitaplarının en popüleri olan"Hayatımın Hikayesi ", 50 dile çevrilmiş. Daha sonra Helen Keller, çevresindeki dünyayı nasıl algıladığını anlatan "Yaşadığım Dünya" adlı kitabını yazmış. Helen ve Anne yaşamlarını dünyayı gezip, konuşmalar yaparak geçirmişler. Deneyimleri ve inançları hakkındaki konuşmaları, insanları çok etkilemiş. Konuşmalarda, Helen'in sözlerini Anne kelime kelime açıklıyor ve sonra soru-cevap kısmına geçiliyormuş. Bir süre geçimlerini bu konuşmalarla sağlamışlar. Bir gün Hollywood'dan film yapma teklifi gelince hemen kabul etmişler ve Helen'in hayatını anlatan bir film çekilmiş. Ancak Helen, 1919'da yapılan bu filmi hiç beğenmemiş ve film beklenen maddi kazancı da getirmemiş. 1918'de üçlü New York'a yerleşmiş. Turnelere devam etmişler ve kazandıkları hatırı sayılır miktarda para Amerikan Görme Engelliler Vakfı'na gelir kaynağı olmuş. Helen Keller, toplanan bağışlarla kör insanların ailelerinin yaşam koşullarını iyileştirmeye büyük katkıda bulunmuş. Anne'nin ölümünden sonra Helen, son kitabı "Öğretmen"'i yazmış. Bu kitapta Helen, Anne Sullivan'ı anlatmış. Helen Keller, 1964'te ulusun en büyük sivil madalyası olan Özgürlük Madalyası'nı Başkan Johnson'dan almış.


İşte böyle. Hayatı boyunca herkese örnek olmuş Helen Keller.

Şimdi sıra bizde. Çevremizde engeli olmadığı halde etrafındaki güzellikleri göremeyen veya duyamayan kişileri uyaralım. Bize ihtiyacı olanlara göz-kulak olalım. Söyleyemediklerine tercüman olalım. Ancak o zaman bu dünya yaşanası bir yer olur. Ne dersiniz? Hemen başlayalım mı?

23 Şubat 2010 Salı

Sırat Köprüsü


Eski Mısır’da tanrılar, kullarına sırat köprüsünde sorarmış:

“1)Yaşamında mutluluğu yakaladın mı?
2)Senin yaşamın, başkalarına mutluluk verdi mi?”

Bu iki soru, hepimizin yaşam muhasebesi için hala kılavuz niteliğinde değil mi?


Ara ara ben de soruyorum kendime. Bu dünyaya gelmemizin farklı farklı sebepleri var.
Herkes bir görevi yerine getirmek için doğuyor. Birinin kızı, birinin eşi, başka birinin annesi veya babası, iş arkadaşı veya komşusu, sevdiği veya sevmediği, dostu ya da düşmanı, desteği veya kösteği...
Ailemizi kendimiz seçemiyoruz (eşimiz hariç). Diğerlerinin bizim seçimimiz olduğu söyleniyor. Oysa insanoğlu şu kısacık ömründe nelerle karşılaşıyor. Ne inanılmaz olayların içinde buluyor kendini.
Rüyamda görsem inanamazdım dedirten veya Türk filmlerinde bile olmaz sandığımız.
Yaşamımızda mutluluğu yakaladığımızı sandığımız anlar olduğu kadar, bir daha asla mutlu olamayacağımızı düşünürüz bazen. Hayat bu değil mi? Her gün farklı bir macera. Her gün ayrı bir heyecan. Biraz da elimizdekilerin kıymetini bilmekle alakalı. Küçük şeylerden zevk almakla da ilgili biraz. Çok beklentisi olmazsa daha az hayal kırıklığına uğruyor insan. Hayal etmekten de vazgeçmemeli. Her yeni gün yeni bir umut, yeni bir sebep yaşama dört elle sarılmak için.
Yaşamımız başkalarına mutluluk verdiğinde anlamlı. Başkasının hayatını kolaylaştırırsak, yüzünde bir tebessüm oluşursa sayemizde ne mutlu bize. Aslında en güzel şey, birisinin hayatını değiştirmek olumlu yönde. Biz öğretmenler çok şanslıyız bu yüzden. Bizim sayemizde bir çok öğrenci yeni şeyler öğreniyor. Belki öğrenirken değil ama, bu bilgiyi kullanırken mutlu oluyorlar.Hele annelik en kutsal görev bence. Bir canlı dünyaya getirmek ve onu yetiştirmek, ona tüm sevgini karşılık beklemeden vermek, onun için her türlü fedakarlığı göze almak...
Ne güzel şey.... Belki de bu acımasız hayatın en büyük ikramiyesi insanın evlatlarının olması.
Hele bir de yanınızda sizi seven bir eşiniz varsa hayat gerçekten yaşamaya değer.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Kimsin sen?


Hani x-ray cihazları var ya sağlık problemimizin ne olduğunu anlamamıza yardımcı olan, bazen erken teşhis sayesinde hayat kurtaran...

İşte ona benzer, karakter analizi yapan elektronik aletler de icat edilebilse keşke.

Test sonuçları herkesin gerçek karakterini ortaya çıkarsa.

Duygu ölçer, sevgi ölçer, dürüstlük ölçer gibi insanların kim olduğunu bu hassas ayarlanmış cihazlardan öğrensek.

Yalan söyleyip, söylemediğini bilebilsek.

Yozlaşmış ilişkileri düzeltmek için güvenirlilik testine soksak etrafımızdakileri.

Pirincin taşını ayıklar gibi etrafımızdaki sahtekarları dürüstlerden ayırıp atabilsek hayatımızdan.

Usta bir tiyatro oyuncusu gibi her rolün adamı olanlar kandıramasalar bizi keşke.

Duygularını gizlemekte güçlü olanlar insanları artık dolandıramayacaklarını bilse.

Yüzlerindeki maskeleri çıkarsalar artık.

Yalan söyledikleri anda hemen vücutlarına elektrik verilebilse veya kor ateşte yanabilseler herkesin gözleri önünde.

Doğru söylediklerinde ödüllendirilseler keşke.

Yapayalnız mı kalırız ne dersiniz?

Yoksa en yakınlarımızın foyaları ortaya çıkınca öğrendiğimize pişman mı oluruz?

21 Şubat 2010 Pazar

kimi sevmeli bu yürek?


Kimi sevmeli bu yürek?

Hayatı paylaşanı ve yaşamı kolaylaştıranı
Yüzünü güldüreni,acını dindireni
Seni tamamlayanı ve asla yarım bırakmayanı
Elinden tutanı ve düşünce kaldıranı
Seni senden iyi tanıyanı, gözünün içine bakanı
Herkesten daha iyi anlayanı, bıkmadan, yorulmadan, sabırla dinleyeni
Yanındayken zamanı su gibi akıtanı
Geçmişi aratmayanı, bugünü yaşatanı, yarına umutla baktıranı
Uzakları yakın edeni, yanındakilere mutluluk vereni

Huzur vereni ,emek vereni ve seni sensin diye seveni
Sözünde duranı, asla kıvırmayanı
Seni sırtından vurmayanı, arkandan konuşmayanı
İçi dışı bir olanı, seni kandırmayanı
Yalan söylemeyeni, gerçeği gizlemeyeni
Candan olanı, cana yakın duranı
Dost olanı, derdine derman bulanı
Hatırını soranı, sana destek olanı
Yemeğini paylaşanı, aşını tatlandıranı
Eş olanı, denk olanı, yol arkadaşı olanı
Küçümsemeyeni,kibirlenmeyeni, seninle gurur duyanı
Güven vereni, köstek olmayanı
Sırdaş olanı, yanında duranı
Sohbeti tatlı olanı, seni şefkatle kucaklayanı
Seni senden iyi bileni...

Sahi kimi sevmeli bu yürek?

20 Şubat 2010 Cumartesi

PES ETMEK YOK


Her gün yaşama bağlanmak için bir sebep buluyorum kendime.
Mücadele etmek için bütün gücümü topluyorum.
Küçük şeylerle mutlu olmaya çalışıyorum.
Şükrediyorum halime ve daha güzel günleri hayal ediyorum.
Yılmadan, usanmadan bir daha deniyorum ayakta kalmayı.
Çok güçlü değilim, düşüyorum ne kadar tutunmak istesem de.
Çalışmayı çok seviyorum ama engelleniyorum hep.
Her şeye rağmen kaldığım yerden devam ediyorum.
Kendime güvenimi kaybediyorum , birilerinin ayaklarının altında ezildiğini görüyorum.
Arıyorum ve yeniden buluyorum.
Bir anda güçleniyorum ve dünyanın en kuvvetli kadını sanıyorum kendimi.
Nelerle mücadele etmişim ben bu güne kadar.
Pes etmek yok.
Daha yapılacak çok iş var.
Sonra planlar kuruyorum, kurtuluş planları.
Sanki bir dalganın kumdan kaleyi devirmesi gibi bir şey oluyor ve HER ŞEY yerle bir oluyor.
Başa dönüyorum.
En başa, ilk başladığım yere.
İşte o zaman sahiden merak ediyorum bu bir şaka mı diye.
Nereye gitti onca emek? Hani nerede döktüğüm ter, akıttığım gözyaşı?
Hani yola beraber çıktığımız insanlar? Hepsi mi ortadan kayboldu?
Yolda bırakır mı insan yol arkadaşını?
Bu bir oyunsa, oyunun kuralları yok mu?
Canı isteyen istediği gibi davranabilir mi? "Ben sıkıldım oynamayacağım, " denir mi?
Ya da maçın ortasında bunca mücadeleye rağmen forma şansını kaybedebilir mi insan?
Bir insanın iki dudağı arasından çıkan bir söz koskoca bir ailenin kaderini değiştirebilir mi?
Hayat pamuk ipliğine bağlı.
Her şey herkesin başına gelebiliyor.
Bugün bana, yarın sana.
...
Ben yine kaldığım yerden devam ediyorum.
...
Pes etmek yok.
Yeni bir gün, yeni bir umut.
Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.
Ben mücadeleye devam edeceğim.
Yarın çok güzel bir gün olacak.
Dün dündü , yaşandı ve bitti.
Bugün hayatın tadını çıkaracağım.

SEN HİÇ SENSİZ KALMADIN Kİ!


Senin beni anlama ihtimalin olmadığını fark ettim bugün.
Sen hiç sensiz kalmadın ki!
Nasıl anlayabilirsin seninle olmanın değerini?
Sana benim gözümle bakmadın ki hiç!
Nereden bilebilirsin benim içimdeki seni?
Sahi sen hiç sensiz geçen anlarda yaşadığım telaşımı anlayabilir misin?
O birlikte yürüdüğümüz yokuşun ne kadar çekilmez olduğunu,
Hele yorulduğumda sana yaslanamamamın ne derece ürküttüğünü beni
Gerçekten anlayabilir misin kelimelerin anlamsızlaştığını
Hayatımın sadece seninle yaşamaya değer olduğunu...
Bunu fark etmek demek seni sevdiğime bin kez emin olmak demek.
Yıllar geçtikçe üstünden eksilmediğine şahit olmak demek.
Gurur duymak demek ve uzun sürmesi için allaha yalvarmak demek.
En güzeli de ne biliyor musun sevdiğim?
Herkese inat, her şeye inat doya doya, kana kana yaşamak
Hayatı seninle paylaşmak, iyi günde ve kötü günde....

19 Şubat 2010 Cuma

NEFES ALMAK


Doğduğumuzdan beri yaptığımız bir şey.
Hayatta kalabilmek için mecburuz.
Pes yani çok iyi bildiğimiz bu konuyu da yanlış yapıyorsak!
Nefes alıp vermekten bahsediyorum.

'Nefesine sahip çık, mucizeler hayatınıza gelsin.'
Çok sevdim ben bu sloganı.
Mucizelere inanırım ben
Şu an hayatta olmamız bile bir mucize.
Nasıl yaşadığımızdan çok nasıl nefes aldığımızın önemli olduğunu okuduğumda çok şaşırdım.
Nefes, cennete doğru bir kapı açılmasını, başlı başına bir mucize olduğumuzu fark etmenizi sağlarmış. Sonra da mucize gibi olaylar yaşarmışız. Özellikle kadınlar karınlarına nefes almayı beceremiyorlarmış yani bu yüzden hayatın merkezine kendilerini koymayı bilmiyorlarmış.
Güçlü olmanın doğru nefes almakla alakalı olduğunu duyunca şaşırmadım dersem yalan olur. Erkeklerin çoğunun göbeklerinden nefes aldığını da bilmiyordum açıkçası. Meğerse maço olmaya meyilli olmalarının sebebi buymuş.
Her şeyi denetim altına almak istemelerinin nedeni demek nefes alışveriş şekilleriymiş.
Demek bu yüzden huzursuz ve dengesiz oluyorlarmış!

Nefes almak iki nedenle çok önemliymiş:
1- Vücudumuza ve organlarımıza yaşamlarını sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları oksijeni sağladığı için
2- Vücuttan atılması gereken atık ve toksinlerden kurtulma yolu olduğu için

Besin olmadan birkaç hafta, su olmadan birkaç gün yaşanabilirmiş ama oksijen olmadan birkaç dakikadan fazla yaşanamazmış.
Doğru nefes alarak vücudun tüm organlarının doğru beslenmesini sağlayarak ve verimlilik sürelerini artırarak; bu arada daha sağlıklı bir cilde de kavuşabilinirmiş. Kısaca doğru nefes almak gençleşme sürecinizi başlatırmış.

Doğru nefes almayı öğrenmek için uzmanlar aşağıdaki öğütleri veriyor:

Uyurken derin nefes alırız. Dolayısıyla doğru nefes almayı öğrenmek için basit bir yöntem olan uyuma simülasyonu yapmak gerekir: Sırt üstü yatıp gözlerinizi kapatın, tüm vücudunuzu rahatlatıp uyuduğunuzu farz edin ve nefesinizi derinleştirin. Ciğerlerinizin önce alt, sonra orta ve üst loblarını havayla doldurmaya çalışın. Nefes verirken önce üst sonra orta ve en son alt loblardaki havayı boşaltmaya çalışın. Bunları yaparken herhangi bir efor harcamayın ve solunumu bütünsel bir işlem olarak gerçekleştirin. Ağzınız mutlaka kapalı olmalıdır.

Zayıflamak isteyenlerin de doğru nefes almayı öğrenerek kilo verebildiklerini biliyor muydunuz?

Bence denemeye değer.

Siz ne dersiniz?

18 Şubat 2010 Perşembe

Annemi çok özledim

Annemi çok özlediğimi size hiç söylemiş miydim? Özellikle bayramlarda ve özel günlerde burnumun direği sızlar onu düşündükçe. Nasıl telaşlanırdı kıyamam her şeyimiz yeni olsun diye! Temizlik hastasızdı, her şey pırıl pırıl olsun diye çok uğraşırdı. Kimse kırılmasın, üzülmesin diye kırılmayı göze alırdı hep. Önce anne tarafına gitsek baba tarafının, baba tarafına gitsek anne tarafının hatırı kalırdı. Hep arada kalırdı. Kimseyi memnun edemezdi o başka. Herkes ayrı ayrı plan yapar, biri diğerine küser ve aralarını bulmak canım anneme kalırdı. O üzülse de belli etmez , herkesi bir araya getirmenin sevincini yaşardı. Hayatını kolaylaştırmaya değil de zorlaştırmaya uğraşırlardı nedense. En çok neye üzülürüm biliyor musunuz? Yeni tabak, bardak, örtü vs. ne varsa kullanmaya kıyamaz ve sonra kullanırız diye saklardı. Maalesef çoğunu kullanmak nasip olmadı. Hep en iyiyi, en güzeli almayı severdi. Ancak aldıklarını ya itina ile kullanır, ya da zamanı gelince kullanırım diye kenara ayırırdı.Annemi çok özlediğimi size hiç söylemiş miydim? Özellikle bayramlarda ve özel günlerde burnumun direği sızlar onu düşündükçe. Nasıl telaşlanırdı kıyamam her şeyimiz yeni olsun diye! Temizlik hastasızdı, her şey pırıl pırıl olsun diye çok uğraşırdı. Kimse kırılmasın, üzülmesin diye kırılmayı göze alırdı hep. Önce anne tarafına gitsek baba tarafının, baba tarafına gitsek anne tarafının hatırı kalırdı. Hep arada kalırdı. Kimseyi memnun edemezdi o başka. Herkes ayrı ayrı plan yapar, biri diğerine küser ve aralarını bulmak canım anneme kalırdı. O üzülse de belli etmez , herkesi bir araya getirmenin sevincini yaşardı. Hayatını kolaylaştırmaya değil de zorlaştırmaya uğraşırlardı nedense. En çok neye üzülürüm biliyor musunuz? Yeni tabak, bardak, örtü vs. ne varsa kullanmaya kıyamaz ve sonra kullanırız diye saklardı. Maalesef çoğunu kullanmak nasip olmadı. Hep en iyiyi, en güzeli almayı severdi. Ancak aldıklarını ya itina ile kullanır, ya da zamanı gelince kullanırım diye kenara ayırırdı. İnsan ne kadar yaşayacağını bilmiyor ki... Bilse nasıl yaşardı acaba? Kim bilir daha yapmak istediği ne çok şey vardı, belki de görmek istediği ve göremediği ne çok yer... Kutlamak isteyip te kutlayamadığı ne çok şey... Hayat ne kadar da kısa gelmiştir ona. Kim düşünebilir ki o kadar az yaşayacağını.

Ondan sonra ki özel günlerin nasıl buruk geçtiğini tahmin edebilirsiniz herhalde. Ne anne tarafı, ne de baba tarafı doldurabilir ondan kalan boşluğu. Öyle zor, öyle zor ki! Sadece onunla yaşadığım eski güzel günleri düşünürüm hep. İçim sızlar. Bana her şey onu hatırlatır. Onsuz günker sıradan herhangi bir günden farksızdır artık. Aslında gelenek ve göreneklere saygı duyarım. Hatta devam ettirilmesi taraftarıyım . Ancak benim gibi boynu bükük kalanlara göre değil bayramlar. Nasıl bayram sevinci yaşar ve yaşatır bu yürek kendi kalbi kırıkken? Çocuklarım hiç tanıyamadılar annemi. Kardeşim minicikti onu kaybettiğimizde. Babamsa kırklarının başında. Hayat onlara da adil olmadı yani. Ben onun kızı olduğum için çok şanslıyım. Ne kadar ona doyamadıysam da ondan öğrendiklerimle büyütmeye çalışıyorum çocuklarımı. Hayatımı onlarla paylaşmaya çalışıyorum. Keşke biraz daha zaman geçirebilseydik beraber. Keşke torunlarını beraber büyütebilseydik. Keşke sıraya girip hepimiz öpebilseydik o pamuk ellerinden? Keşke birlikte yaşayabilseydik her sevinci.

16 Şubat 2010 Salı


17 şubat 1994


saat:15.10


kilo:3kg100g.


boy:50 cm.


Sonunda yavruma kavuştum.


Nur topu gibi bir kızım oldu.


Kıpkırmızı yanaklı,minicik dudaklı.


'Dünyada tattığım en büyük mutluluk' diye yazmışım günlüğüme.


Ne büyük umutlarla dünyaya getirdim onu.


Hep mutlu olsun,hep rahat yaşasın istedim.


Minicik elleriyle nelerle mücadele etti.


Okul hayatına erken başladın.


Erken olgunlaştı.


İnsan türlerini çok önceden keşfetti.


Bebekten beni hiç üzmedi.


Çok uyumlu bir bebekti.


Hep gülerek uyanırdı, hiç ağladığını görmedim.


Keşke ömrü boyunca hiç ağlamasa.


Onu herkesten herşeyden koruyabilsem.

Bazen düşünüyorum da aslında ne kadar da değerli zaman.


Ömür bize verilen en değerli armağan.


Hele annelik duygusunu tatmak ve onu doyasıya yaşamak...


Bana "kanka" dedi bugün daha önce de dediği gibi.


Demek ki başarmışım,ona hem anne,hem arkadaş olabilmeyi becermişim sanırım.


Bir de kızıma büyük bir görev yüklemiştim erken yaşta kaybettiğim annemin adını vererek.


Öyle de bir ilişkimiz var.


Ben annemi çok özleyince o da bana annelik yapmaya çalışıyor.


İşte böyle anlatılmaz aslında.


Yaşanır kana kana.




23 Ocak 2010 Cumartesi

Baska dilde aşk



Bu aralar kalabalığı sevmiyorum.

Alışveriş merkezleri hınca hınç dolu.
Sözde insanlarda para yok, olsa hiç evlerinde oturmayacaklarmış demek.
Sinemalar da ana-baba günü.
Çok film var seyretmek istediğim ama kalabalıklar gözümü korkutuyor.
Canım dışarı çıkmak bile istemiyor bazen.
Genelde evde fiilm seyretmeyi tercih ediyorum.
Neyse bir cumartesi günü kızımın zorlamasıyla bir alışveriş merkezinin sinemasına gittiğimizde filmlerin çoktan başladığını ve en yakın seansın en az 2 saat sonra başlayacağını görünce diğer bir alışveriş merkezine yürümeye başladık.
Kızım ve ben aslında iyi anlaşırız.Konu film seçmek olunca işimiz biraz zor... Ne de olsa 25 yaş fark var aramızda.Öyle bir film bulmalıydık ki ikimizi de bağlasın.Çok zor beğeniyorum artık. Öyle bir film olmalıydı ki gittiğimize değmeliydi.Fragmanlarını seyrettiğimiz filmler vardı, onlardan birini seçelim istiyorduk.Onca filmin arasından "başka dilde aşk"filmini seçtik.Mor ve Ötesi - Ayıp olmaz mı? şarkısı da filmi seçmemizin en önemli nedenlerindendi. Dinlemenizi tavsiye ederim.
Filmden ve oyunculardan bahsedeyim size biraz.(Belki merak edersiniz de gidip izlersiniz ya da izlediyseniz yorum yazarsınız.)
Mert Fırat'ı tanıyor musunuz? Hani Binbir Gece dizisinde Onur'un kardeşi, ya da Kapalıçarşı dizisinin Ardası. İşitme engelli bir genci canlandırmış. Öyle başarılı ki...
Senaryoyu ilksen Başarır ile beraber yazmış.Belli ki yaptığı işe inanmış.Bir insan hem engelli hem de şampiyon bir takımın oyuncusu olabilir mi? Evet olabilir. Film buna benzer bir çok sosyal mesaj veriyor.

Saadet Işıl Aksoy filmdeki bayan başrol oyuncusu. Mert Fırat'ın yanında sönük kalsa da,kimilerine göre donuk,kimilerine göre yapmacık olsa da elinden geleni yapmış bence.
Senaryo da iyi olunca çağrı merkezinde çalışan Zeynep rolünü iyi oynamış diyebiliriz.
Zeynep,bütün gün telefonda tanımadığı insanlarla konuşmak zorunda kaldığı için mi bilinmez, konuşmadan anlaşabildiği Onur' la huzur bulabileceğine inanmak istiyor. Arkadaş çevresi onu dışlasa da, o yine de mutlu olabilme mücadelesi veriyor.
Lale Mansur Onur'un annesini canlandırmış. Bir engelli annesi olarak evladı için endişelenen ve üzülen bir anne. Çocuğu ile iletişim kurabilmek için işaret dilini öğrenmiş bir anne.

Tuğrul Tülek de Kamuran rolu ile çok başarılı. Onur'un psikolojik sorunları olan ev sahibi. Herkesin farklı bir hikayesi var dedirtiyor insana.

Emre Karayel var ya hani 1 kadın 1 erkek dizisinden tanıdığımız o da var bu filmde. Zeynep'in patronu rolünde. Kötü adam karakterini canlandırdığı için olsa gerek çok itici geldi bana.

Çok sevdim ben bu filmi ve de Mor ve Ötesi' nin Ayıp olmaz mı? şarkısını.

Ayrıca,filmde Türkçe alt yazı kullanılmasını çok beğendim.
Keşke bütün filmler engelliler de düşünülerek çevrilse.
Eve gelince internetteki yorumları okudum. Çok acımasızca eleştirmişler filmi.
Oysa gerçekten son zamanlarda izlediğim en iyi film diyebilirim.Seyretmenizi kesinlikle tavsiye ederim.

2 Ocak 2010 Cumartesi

KORKUYORUM


Yaşlanmaktan korkuyorum ben.

Hem de yaşamayı bu kadar çok severken.

İnsanın kendine bile itiraf etmekte güçlük çektiği birşey.

En çok ta bunamaktan.

Oysa ne çok isterim istemediğim şeyleri unutmayı.

Sevmediklerimi ömür boyu hayatımdan çıkarmayı.

Benim korkum sevdiklerimi unutmak.

Yaşadığım en güzel anları hatırlayamamak.

Sanırım bu yüzden çekiyoruz onca fotoğrafı.

Bu yüzden yazılıyor bloglar.

Hayat çok acımasız, insanlar fani ya.

Böyle biriktiriliyor onca hatıra.

Bir gün gelir de ya ben de hatırlamazsam

.Hatırlayamazsam.

Ya sevdiklerim bana yabancı olursa.

Zaten kalabalıkların içinde bile yalnızız hepimiz.

Yaşam savaşında herkes yorgun, ağlamaklı.

Bir de düşünsenize en yakınınızı bile tanımasa gözleriniz.

Düşünmek bile istemiyorum.Şiiri severim hem de çok.

En sevdiğim şairlerin en güzel şiirlerini unutur muyum?

Ya da en sevdiğim şarkıların nakaratlarını.

Doğum günlerini, tanışmaları ya da ayrılmaları...

Hele ölümleri ya da sonları...Y

üzmeyi çok seviyorum mesela.

Denizi de unutur muyum yaşlanınca?

Ne dersiniz?